


Bu yıldız şeklinde olan porselenleri Tahtakale'den, Güvener Pasajı'ndan aldım. ilk porselen boyama denemek için fena sayılmaz diye düşünüyorum. İlk önce beyaz akrilik ile boyadım, gül desenli peçeteleri üstüne yapıştırdım, yanlarına biraz bakır yaldızlı akrilik ve üstlerine su bazlı vernik sürdüm.
Bu hafta uzun zamandan beri yapmadığım birşey yaptım, tek başıma sinemaya gittim aslında uzun zamandır sinemaya gidemiyordum çünkü hafiften bir klostrofobi başlangıcı seziyordum kendimde. Duvarlar basar, tavan üstüne düşer,ayyy diye bağırasım gelir diye hep kapısından dönüyordum filmlerin.
Kendimi denemek için birde çok şey söylendi diye biraz meraktan Issız Adam'ı seyrettim. İçerde boool malzemeli bir Duran sandviçi, koca bir kutu patlamış mısırı götürünce farkettim ki benim klostro yalanmış, özenmişim ben, bir takıntım olsun demişim, klostrofobiyi beğenmişim, almışım ama bana uymamış.
"Eee normalim ben" diye sevinip dururken filme de kendimi kaptırdım tabii. Taksim'de Galata'da sanki görünmez olup Ada ve Alper'in yanındaydım. İyi film budur heralde. Olduğun yeri unutup sinema ekranından herşeyi boyutlu yaşamaktır.
Gerçi filmde benim takip etmediğim bir edebi aşk dili de vardı, oldum olası anlamam ben bu dili, dizime yattın, büyüdüm, avuç çizgilerim, tek vücud falan. "Pişt ne diyonuz len" diyesim, tokatlayasım geliyor, bu sefer filmde "konuşmayın len sevişin" diye bağırasım geldi bu sahnelerde, evet biliyorum, az buçuk ruhsuzum ama zaten yaş olmuş 33 yaniiiii.
Bin tane şey söyledim ama benim için bu filmde olay vücud diliydi. Filmde geçen 2 sarılma sahnesi var, bu iki sahneyi düşününce gözlerim doluyor hala. Uzun lafın kısası "aşk dili hiç birşeydir, vücud dili herşey (Sadece bu sarılma sahnesinin resmi var, diğerini bulmak mümkün olmadı).
